ERMENİ SORUNUNU ANLAMAK

Bugün 24 Nisan; bugün yine daha çok da Batı dünyasının egemenleri, kendi sorumlusu oldukları “Ermeni Sorunu” üzerine konuşacak.

Doğu Anadolu’da Ermenilerin bağımsız bir devlet kurma çabalarının başlattığı birçok kanlı olay sonrasında Osmanlı devleti 24 Nisan 1915 tarihli genelge ile Hınçak, Taşnak ve benzeri Ermeni komitelerinin kapatılması, belgelerine el konulması, liderleri ile zararlı faaliyetleri bilinen Ermenilerin tutuklanması ve bunlardan bulundukları yerde kalmaları sakıncalı görülenlerin uygun yerlerde toplatılmasını emretmişti. Mayıs 1915’te Van’ın Ermeniler tarafından işgal edilerek şehrin Ruslara teslim edilmesi üzerine de 27 Mayıs 1915 tarihli “Tehcir” kararnamesi çıkarılır. Buna göre, isyancı Ermeni azınlık, Kafkas cephesi boyunca uzanan savaş bölgelerinden ülke içinde savunmaya tehdit oluşturmayacak biçimde, Suriye bölgesine doğru gönderilecekti.

Aynı tarihlerde Ermeniler, Filistin’deki Fransız lejyonunda da asker olarak bulunmaktaydı; Fransız Lejyonu’nun yarısından çoğu Ermenilerden oluşmaktaydı.

Edebiyat ve kültür dünyasına adım attığım 21. yüzyılın ilk yıllarında yazdığım bazı yazılarda konuya ilişkin değinilerim olmuş, bunun üzerine TBMM Meclis Başkanlığı danışmanları tarafından aranmış, ABD’de bazı konuşmalar yapma çağrısı almıştım. Kendilerine tarih araştırmacısı olmadığımı söyleyerek bu teklifi geri çevirdim. Aslında konuya ilişkin söylediklerim, dünyaya diyalektik ve tarihi maddeci bir anlayışla bakan herkesin bildiği genel gerçekliklerdi: “Yeryüzünde son iki yüz yıldır emperyalizmin bilgisi dışında tek bir kurşun sıkılmamıştır!” Batı parlamentolarında bir alışkanlık durumuna gelmiş “Ermeni Soykırımı”nı siyaseten onaylama ve yasalaştırma girişimlerine karşı da “Soykırımcılar soykırım yasası oylayamaz!” diyordum.

Konuşmacı olarak davet edilmemin asıl nedeni de, konuya ilişkin önemli araştırmalarımın ya da ilginç açıklamalarımın bulunması değil, o sıra Ermeni olayıyla ilgili yayınlara başlamış Taner Akçam’ın kardeşi olmamdı.

Kardeşim Taner Akçam ile Ermeni sorununa bakarken farklı duyarlılıklarla hareket ettiğimizi sanıyorum. “Ermeni Sorunu”, özellikle de Taner Akçam’ın bu soruna bakışı, dedelerimize kadar ulaşmış bir saldırı kampanyasına da gerekçe edilmişti. Avrupa kaynaklı internet yazı ve yayınlarının araç edildiği bazı metinlerde, Dursun Akçam’ın babası, Taner Akçam’ın dedesi, bana “Apul” diye seslenen, çocukluk ve ilkgençlik yazlarımı yanında geçirdiğim, çok sevdiğim, herkesin de bana çok benzettiği (kışları çok soğuk ve karlı geçen Ölçek köyündeki evin ocak başındaki “gera” dediğimiz kendi yerine yalnız benim oturmama izin verirdi), öykü ve romanlarımın da kahramanı “Deli Eyüp”e, Eyüp Akçam’a da iğrenç saldırılarda bulunuldu. Taner Akçam’ın dedesinin Gürcü asıllı olduğu, 1915 olayları sırasında Ermenilere yol gösterdiği için köylüleri tarafından linç edildiği biçimindeki safsata ve iğrenç yalanlar bu sayfalarda boy gösterdi.

En küçük kardeşim Cahit Akçam’ın öncülük ettiği bir karşı dava girişimi ile, 1969 yılında akciğer kanseri nedeni ile vefat etmiş dedemiz Eyüp Akçam’ın mezar başındaki tarihi görüntüleyen, aynı “Hasanların Eyüp”ün 1914 kışı, 1915 bahar aylarında Ardahan Gölebert Köyü’nde oturan Ermenilerin de içinde bulunduğu kimi silahlı milislerin saldırısına karşı köyü savunan on iki kişiden biri olduğunu, babamız Dursun Akçam’ın öz teyze çocukları Prof. Dr. Mecit Doğru (Alparslan Türkeş’in yakın dostu, Dağcılık Federasyonu Başkanı, Genel Cerrahi Uzmanı) ve eski Sanayi ve Teknoloji Bakanı Abdülkerim Doğru’nun babaları Mehmet Doğru tarafından yazılmış “Ardahan Ölçek Köyü Tarihi” adlı kitaptaki kroki ve belgelerle kanıtlayan bir dosya hazırladık. Eyüp Akçam’ın babası Hasan da (soyumuz, Ardahan Ölçek Köyü’nde Hasanlar adıyla anılır) büyük olasılıkla, o karmaşa yıllarında Çarlık Rusyası ordusunda gönüllü olarak savaşan Ermeniler tarafından öldürülmüştü. Açtığımız dava sonucu, karşı tarafla ilgili bazı mahkeme kararları alındı ve bu yayınlar büyük ölçüde bitti.

Ermeni sorununa ilişkin genel kanılarım ve yargılarım dışında özel bir yorum yapmamaya özen göstermiştim. Geçtiğimiz yıl içinde Ankara Kitap Fuarı’nda karşılaştığımız Uluç Gürkan’ın adıma imzaladığı “Ermeni Sorununu Anlamak” kitapta, bu konudaki suskunluğuma son verdirmeyi gerektirecek önemli bulgularla karşılaştım…

Bugün Orta Doğu’da emperyalizmin yol açtığı “Medeni, demokrat Batı- barbar, bağnaz, saldırgan Doğu”,  karşıtlığı çirkin oyunu içinde çoluk çocuk, yaşlı veya hasta demeden on binlerce Gazzeli öldürülürken, İslam ülkeleri emperyalizmin bizzat doğurup kışkırttığı “İslamcı terör” ile Batı’nın jandarmalığını yapan İsrail ve benzer güçlerin saldırısı arasında “ya kırk satır, ya kırk katır” ikilemi içinde yaşarken, tarihe ilişkin bir şeyleri yeniden yorumlamanın, yüzlerce yıldır oynanan oyunların yüz yıl önceki sahnesine yeniden bir göz atmanın, bir yazar olarak kendi yazın bütünlüğümü tamamlamak açısından anlamlı olacağı inancına kapıldım. Çocukluğum, 20. Yüzyıl başlarında aile büyüklerimin yaşadığı o acı olayları dinleyerek geçti.

Uluç Gürkan, kitabında çok önemli bir olayı araştırmasının odak noktasına koymuştu. 1. Dünya savaşının galipleri olan Batılı emperyalist ülkelerden oluşan “Müttefikler” güçler, yenik düşmüş, boyun eğdirdikleri Osmanlı payitahtına imzalattırdıkları, Anadolu topraklarını parçalayan, bir kısmını da “Ermenistan” diye ayıran Sevr anlaşmasına, “Ermeni Kırımı Suçlularının Yargılanması”na hükmeden maddeler de koymuşlardı (230 ve 231 nolu maddeler). Galip devletler hukukunun da dayatması olarak görebileceğimiz 1919-1920 tarihli, İngiliz Kraliyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü Malta Yargılaması, dün için olduğu kadar, bugün için de olaylar hakkında çok önemli bir tarihi belge niteliğindedir. O yargılamaların sonucu, bugünün de bir ayıracı gibi duruyor.

Malta’da sürgünde bulunan kişilerle ilgili soruşturmayı İngiltere Kraliyet Başsavcılığı doğrudan yürütmüştü. Uzun yıllar süren ve çuvallar dolusu belgenin taranmasına dayanan araştırmadan sonra, Malta’da tutuklu bulunan sanıklara yönelik bir dava açmaya yeterli kanıt bulamamış, Başsavcılık, daha önce haklarında esirlere yönelik olası kötü davranışları nedeniyle potansiyel suçlu olabileceğine inanılmış sekiz kişinin de esir değişiminde kullanılmasına karşı çıkmış, dosyanın kapatılmasını uygun görmüştü.

İngiltere Kraliyet Başsavcılığı’nın takipsizlik kararı Anadolu’daki Kurtuluş Savaşı’nın en zayıf zamanına denk düşmüştür (29 Temmuz 1921). Verilen bu kararı İngiltere’nin Anadolu’da temelleri atılmaya çalışılan yeni devlet ile iyi ilişkiler kurma niyetinin bir sonucu olarak yorumlamak da mümkün olmayacaktır.

Kraliyet Başsavcılığı’nın verdiği bu takipsizlik kararına karşı, Milletler Cemiyeti ya da başka bir kurumdan da itiraz gelmemiştir.

“Ermeni Sorunu” konusunda yazılmış bazı tezlerde ileri sürüldüğü gibi, Birleşmiş Milletler’in Soykırım Sözleşmesi’nde 1915 olaylarına ait bir atıf yoktur ve olaylar bir “savaş trajedisi” olarak anılmıştır.

Günümüzde Batı parlamentolarında yapılar “Soykırım” oylamalarının hukuki bir yanı olamaz. Uluslararası saygınlığı olan hiçbir mahkemeden de böyle bir karar ya da değini çıkmamış olması gözden ırak tutulmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa Adalet Divanı, Birleşmiş Milletler’in bir organı olan Uluslararası Adalet Divanı’nın böyle bir kararı yoktur.

Washington’daki Holokost Müzesi girişinde yer alan “Kim Hatırlıyor Ermeni Soykırımını” sözünün Hitler’e ait olduğu tezi Nurnberg Mahkemesi tarafından reddedilmiştir. Yazının farklı bir yazı biçimi ve harf karakteri ile sonradan Hitler’in notları arasına eklendiği de mahkeme kayıtları arasında yer almaktadır.

“Ermeni Sorunu”nun Türkiye Cumhuriyeti kuruluş süreci ile ilişkilendirilerek, Huntington’un Müslümanlar’ı başrolde suçu tuttuğu “Medeniyetler Çatışması” tezindeki “hilal-haç” çatışmasının bir parçası sayılması da konuya yönelik çabalardaki art niyetleri çağrıştırmaktadır.

Parlamentolarında “Soykırım” oylaması yapan Batılı ülkelerin bu siyasi manevraları, bizzat kendilerinin, Afganistan’da, İran’da, birçok Orta Doğu ülkesinde kadınlara yaşam hakkı tanımayan, İslam üzerinden yürütülmüş ve bilinen sonuçlara yol açmış Şarkiyatçı politikaların sorumlusu oldukları gerçeğini gizleyemez.

Tam da benim bu yazıyı tamamlamak üzere olduğum bir zamanda, gelişmiş Batı ülkelerinin kışkırttığı ırkçılık politikalarından, Afrika’da siyah derili mazlum halkların kölece kullanılmalarından çok şeyler çekmiş Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Uluslararası Adalet Divanı’na Gazze’de yaşanan olaylardan ötürü İsrail karşıtı, “Soykırım” suçlamasıyla ilgili başvurusunun mahkeme tarafından kabul edilmiş olması, insanlık tarihi açısından çok önemli bir ders olarak kabul edilmelidir.

Yeryüzünün kardeşçe paylaşılması, emperyalist sömürü ve kültür politikalarına karşı barış ve kardeşlikten yana olunması, Tarihe de, bugüne de, geleceğe de, tüm insanlık suçlarına karşı adil ve evrensel hukuk ilkelerine dayalı, hümanizmanın her şeyin önünde tutulduğu bir anlayışla bakılması, herkesin önünde tarihsel bir görev olarak duruyor…

Gününüz aydın olsun değerli dostlar…

24 Nisan 2024, Alper Akçam

(Not: Yazının daha geniş bir biçimi Berfin Bahar Dergisi’nin Mart 2024 tarihli 313. Sayısında yayımlandı; “Academia Edu” adlı uluslararası bilgisunar sitesi üyesi olanlar aynı yazıyı orada bulabilirler)

 

About Post Author